“`html
Dicle Üzerindeki Köprü: Birleşik Hayatın Sembolü
Dicle Nehri üzerinde bir köprü olmalıydı. Bu köprünün bir ucunda Habur, diğer ucunda Semelka. Biz ve onlar, ama aslında yaşamın yanındaydık hepimiz.
21 Ocak sabahı, yola çıktığımızda karşımıza ne tür manzaraların çıkacağını bilmeden ilerledik. Tek bildiğimiz şey, sınırın diğer tarafında binlerce insanın yaralanmakta olduğu, yüzlerce hayatın sona erdiği ve yüz binlerin yurtlarından edildiğiydi. Bir arada olmalıydık.
Uzun ve sarsıcı bir yolculuktu. Her geçen kilometre, içimizdeki ağırlığı artırıyordu. Çünkü önceden, Nusaybin’e yürüyerek ulaşmak için günlerdir yoldaydık. Devletlerin çizdiği sınırlar, kısa mesafeleri bile günlerce sürebilir hale getiriyor; kardeşleri ayırabiliyordu. Ardından “güvenlik” beklentisi devreye giriyordu.
Bir Ev İki Oda
Haritalar çoğu zaman gerçekleri çarpıtabilir. Nusaybin ve Kamışlo birbirine uzak görünebilir, ama aslında buralar bir evin iki odası gibidir. Kardeşler birbirine kapı kapatmaz, ama devletler bunu yapar ve onları cezalandırır.
Yolculuğumuz sırasında aklımızda tek bir soru vardı: Orta Doğu neden her zaman gerilim ve huzursuzluk üreten bir coğrafya? Bunun yanıtı çok uzağa gitmeyi gerektirmiyordu. Avrupa’da insanlar rahatça bir ülkeden diğerine geçerken, burada bir Kürt şehrinden diğerine geçmek, her türlü kontrol mekanizması ve zorbalık altında gerçekleşiyordu.
Ayrıca… Akraba evleri arasına kilometrelerce duvar örülüyordu. Tarih boyunca yola eşlik eden merak, sevinç ve yaşam arayışı burada çirkin sınırlarla boğulmuş durumdaydı. Araç penceresinden bakıp hayal kurmayı dahi engelleyen duvarlar…
Kamışlo’ya vardığımızda, bu tasarlanmış mesafeler ve kontrol noktaları arasında yaşam mücadelesinin yarattığı berrak zihin ve gözlerdeki hüzünle karşılaştık. Ama aynı zamanda kazanan bir mücadeleye duyulan inançla dolup taşıyorlardı.
Kamışlo Sokaklarında Hayat
Kamışlo’ya akşam saatlerinde ulaştık. Ama karanlığın içinde bile bir hayat vardı. Halk meydana doğru akıyordu, yaşamın sesi yankılanıyordu. Ellerinde pankartlar, dillerinde Kürtçe sloganlar…
Bizi ilk önce PYD Eş Başkanları ve üyeleri karşıladı. Sanki, 21. yüzyılın en korkunç saldırılarına maruz kalmıyorlardı. Öylesine moralli ve kararlıydılar… Haklılığın verdiği özgüvenle karşılaştık.
Kamışlo’da insanlar, yaşam mücadelesi vermek için bir siyasi direniş göstermekteydi. 7’den 70’e herkes sokaklardaydı, kimse uykusuzluğunu dert etmiyordu. HTŞ ve benzerlerinin saldırılarına karşı, dünyanın dört bir yanındaki Kürtler ve dostları ile gerçekleşen dayanışmanın büyük bir moral kaynağı olduğunu ifade ediyorlardı. Kamışlo sokaklarını koruyacaklarından oldukça emindiler.
21 Ocak sabahı PYD Eş Başkanları ve yönetimi ile bir araya geldik. Ardından Rojava kadın hareketinin çatı örgütleriyle görüştük. Daha sonra, ENKS ve PYD’nin eş sözcülüğünü yaptığı 26 Nisan Konferansı’nın bileşenleriyle bir araya geldik. Bu gruplar, Suriye’deki tüm Kürt partilerini ve kurumsal yapıları içeriyordu. Daha sonra, Kuzey ve Doğu Suriye Dış İlişkiler Temsilciliği ile bir araya geldik.
Rojava’nın siyasetçileri ve seferberlik ruhunu paylaşan insanlar, yaşanan saldırıların arka planında bir fikir birliği taşıyorlardı. Onlara göre, Ocak 2026’da başlayan saldırılar, bir uluslararası komplonun parçasıydı. Bu komplonun amacı, Kürt-Arap çatışması yaratmaktı. SDG böyle bir çatışmanın içinde yer almak istemediği için Rakka ve Deyrizor’dan çekilme kararı almıştı. Bu durumun gelecekte de Suriye’de bir Kürt-Arap savaşına neden olmaması gerektiğini vurguladılar. Garantör ülkelerin, özellikle ABD ve Fransa’nın barışın sağlanması için üstlenmeleri gereken görevleri yerine getirmeleri gerektiğini belirttiler.
Rojavalı siyasetçilerin söylediklerini Türkiye kamuoyuyla paylaşmanın bir tarihsel sorumluluk olduğuna inanıyorum:
“Dünya bilmelidir ki, Kuzey ve Doğu Suriye’den Türkiye’ye en ufak bir tehdit bile olmamıştır. Biz Türkiye için bir güvenlik sorunu teşkil etmiyoruz. Aksine, barış içinde bir Suriye, Türkiye’nin komşuluğuyla daha da güvende olur. Bunu Türk yetkililerine defalarca ilettik. Barışını sağlamış bir Suriye, stratejik olarak Türkiye’nin barışı için bir garanti oluşturur.”
Bu ifadelerin, düşmanlık kışkırtanlar için de devlet aklı adına karar alanlar için de bir anlam taşımasını umuyorum…
Masadan Kim Kalktı?
Pek çok kişi, 10 Mart Mutabakatı’na uyduklarını, Şam yönetimi ile görüştüklerini ancak adım atılmasının geçici yönetim tarafından bekletildiğini savunuyor. 4 Ocak’ta Şam’da gerçekleşen toplantıda anlaşma sağlandığı, imzaların birkaç gün içinde atılacağı belirtilmişti. Ancak, o zamandan sonra bir daha yan yana gelinmeden, 6 Ocak’ta Halep’tin Eşrefiye ve Şeyh Maksut mahallelerine saldırı düzenlendi.
Bu yaşananlar, doğal olarak şu düşünceyi geliştirmiş: “Şam yönetimi ve arkasındaki güçler, savaşı arzuluyor. Tüm Kürtleri şiddetle tasfiye etmeyi hedefliyorlar. Suriye’yi Kürtsüz hale getirmek istiyorlar.”
Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde savunma hatları oluşturduklarını ve bu bölgelerden çekilmeyeceklerini belirttiler. Kürtlerin Suriye’nin ve bu coğrafyanın kadim halkı olduğunu ve kadim bir halkı topraklarından koparmanın mümkün olmadığını vurgulayan güçlü bir iradenin her an yeniden ortaya çıktığı ifade ediliyordu.
Tarihe geçmesi gereken sözler: “Kürt-Arap çatışmasına karşı olduğumuz gibi Türk-Kürt çatışmasına da karşıyız.”
Hiç kimse, acılarını kendi mutlulukları için siyaset yapmak istemiyor.

Kobanî Kuşatması
21. yüzyılda soykırım, geçmiş yüzyıllardaki yöntemlerini güncelleyerek ve imgelerini değiştirerek devam ediyor. Bu çağın soykırım yöntemi; abluka altına alıp, elektriksiz, susuz ve çaresiz bırakarak, insanları ölüme mahkûm etmekle gerçekleştiriliyor. Egemenler için bu uygulama, dün Gazze’deydi, bugün Kobanî’de. Gazze’yi nefessiz bırakanlar, şimdi Kobanî’yi karanlığa gömüyor.
Kobanî’de elektrik, su ve internet hizmetleri kesilmiş durumda ve şehir abluka altında. Ablukasının iki taraflı bir işbirliği olduğu ifade ediliyor; Türkiye ve geçici Şam yönetimi arasında bir işbirliği söz konusu. Görüştüğümüz her siyasi temsilci, bu ablukanın iki tarafın ortaklaşa girişimi olduğunu belirtti: “Bu abluka iki tarafın ortak işi.”
BİR TARAF Türkiye, diğer TARAF ise Şam yönetimi. İkisi bir arada Kobanî’yi karanlığa, susuzluğa ve çaresizliğe mahkûm ediyor.
2014 yılında Kobanî, insanlığın kurtuluşu, kadınların özgürlüğü ve halkların eşitliği sembolü olmuştu. Bu sembol bugün de aynı değer ve önemini koruyor. O gün IŞİD’in yenilgiye uğratılmasının ardından sembolik olarak öne çıkan Kobanî, ideolojik olarak bağlantılı yapılar tarafından tekrar hedef alındı. Bu intikam, soykırımcı bir nefrete dönüştü ve Kobanî’de beş bebeğin donarak hayatını kaybetmesine sebep oldu.
Bugün Kobanî ağır bir kuşatma altında. Kobanî’de okullar, hastaneler ve kamu kurumları çalışamaz durumda.
Savaş Yorgunu İnsanlar
Türkiye’deki medya organlarında çatışma naraları atan, savaş bayrakları çeken, öfkeli tavırlar sergileyenlere dikkat edin…
Arap aşiretlerinin varlığına yaslanan jeopolitik hesap yapmaya çalışanlara dikkat edin…
Bir Kürt’e karşı bir saldırı gerçekleştiğinde havalara uçan sözcülere dikkat edin…
Sosyal medya manipülasyonlarıyla halka yanıltıcı mesajlar veren birçok Körfez ve Arap medya temsilcisine dikkat edin…
Yerli halkların acıları karşısında duymazdan gelenler, insanların yaşam mücadelesi sürekliliğine kayıtsız kalanlar…
Nüfusunun yarısı yerinden edilmiş, hizmet veremeyen ve temel insani ihtiyaçları karşılayamayan bir savaş yorgunu Suriye var.
Suriye’de insanlar artık daha fazla savaş istemiyor. Bu toprakların kurumsal durumu ve yaşamsal psikolojik eşikleri daha fazla savaşı kaldıracak durumda değil.
Suriye için yapılacak en hayırlı iş, Türkiye’den uzaktan bakarak savaş naraları atanları dinlemek yerine, buradaki her yurttaşın yaşamını kolaylaştıracak işler yapmak olmalıdır.
Suriye’nin normal bir hayata dönebilmesi için; öncelikle hastaneler, sağlık merkezleri ve okullar hızla inşa edilmeli. Elektrik ve internet hizmetleri sağlanmalı, içme suyu ve gıdaya ulaşım mümkün hale gelmelidir. Kısacası, Suriye’nin normal bir yaşam sürebilmesi için adımlar atılmalıdır.
Müreffeh bir Suriye, Kürtlerle savaşarak değil, Kürtlerle anlaşarak tesis edilecektir. Suriye’de huzurun sağlanması, Alevi ve Dürzi katliamlarıyla değil, farklı etnik grupların ve inançların bir arada yaşayabileceği bir ülke inşa ederek mümkün olacaktır. Bu farklılıkların eşit yurttaşlar olarak yaşaması, demokratik bir ülkenin yolunu açar.
Rojava’daki temaslarımız sırasında kadınların meydanını gördük. Orada bir kadın heykeli yer almakta. Ve o an bir kez daha fark ettik ki, Rojava’dan Orta Doğu’ya yayılan kadın özgürlük mücadelesi, Suriye toplumsal barışını sağlayabilir. Orta Doğu’daki istikrar, eşitlik ve özgürlük mücadelesine katkı sağlar. Saldırılar, kadınların kazanımlarını hedef alıyorsa, aslında Suriye’nin özgür geleceğini de baltalamayı amaçlıyor. Çünkü biliyoruz ki, IŞİD gibi örgütlerin tehdit ettiği en önemli mesele, kadınların varlığı, mücadelesi ve özgürlükleridir.
Rojava ile Dayanışmak: İnsani Bir Sorumluluk
Bütün bunlarla beraber, ateşkesin son bulmasını ve Kürtlerin öldürülmesini sabırsızlıkla bekleyenlere kötü bir haberimiz var: Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, ateşkesin sağlanması ve demokratik entegrasyonun gerçekleşmesi için elinden gelen tüm çabayı göstereceklerini belirtmiştir. Bu kararın arkasında durmaya devam edecekler. Savaşın sürmesini istemiyorlar. Barış içinde yaşamak ve demokratik bir ortamda hayatlarına devam etmek istiyorlar.
Rojava’nın kırım kıskacından kurtulması ve Suriye’nin demokratik geleceği için Türkiye başta olmak üzere dünya genelinde duyarlılığı artırmak tarihsel bir yükümlülüktür.
Hemen yanı başımızdaki duran duyarlılığımız ve dayanışmayı artırabiliriz. Türkiye’de yeşeren demokratik dayanışma ve duyarlılık her yere yayılacaktır. Rojava’da bebeklerin, çocukların, kadınların ve gençlerin kurtuluşu ancak bu demokratik dayanışma ile mümkündür. Burada, Türkiye’deki demokrasi güçlerine, kadın hareketlerine, insan hakları savunucularına, ekoloji hareketlerine, mütedeyyinlere ve savaş karşıtı herkese Rojava’yla demokratik dayanışma ve duyarlılık göstermeleri için çağrıda bulunuyoruz.

Duygu Ortaklığı ve Kırılmaları Rojava’daki Kesim
21. yüzyılda Kürtler arasına çekilen sınırlar, çoğu zaman anlamını yitirmiştir. Kürtleri bir arada tutan ve tek bir ruhta birleşmesine hizmet eden Rojava, aynı zamanda Türk ve Kürt ilişkilerinde derin bir duygu kırılmasına sebep olmuştur.
Sosyal medyada Kürtlere karşı bir nefret dili sel gibi akmaya başladı. Ağrının üstünden zafer çıkarmaya çalışan politikacılar, gazeteci yorumcuları ve iktidarın ayrıştırıcı söylemleri, durumu daha da derinleştiriyor. Kürt kadınlarının cenazelerini bir yana atan alkışlayan grupları, beş bebeğin donarak ölümünü umursamayan sessizlikleri görebildik. İnsanların gözlerinde sarkan nefretin yansımalarını gözlemledik.
Bütün bunlar bir tehlike alarmıdır. Ve bu alarm birçok şeyi işaret ediyor.
Nefret dili yalnızca sosyal medyada değil, siyasetin özü ve medyanın merkezinde de boy gösteriyor. Bir halkın acısı karşısında görülen derin bir duyarsızlık, insanlıktan ne kadar uzak olduğunun ayırıcı bir göstergesidir. Bu yalnızca Kürtlerin acısını hedef almıyor; bu, ülkenin geleceğini, barışını ve ortak yaşam kültürünü tehdit etmektedir.
Savaş naraları atan siyasetçilere ve medya çevrelerine sesleniyorum: Bu ülkeye büyük zarar veriyorsunuz. Telafisi zor, belki de imkansız yaralar açıyorsunuz toplumun ruhunda.
Bir anne olduğunuzu varsayın. Beş bebeğin donarak yaşamını yitirdiğini öğrendiğinizde acıdan ne hale gelirsiniz? Ya da daha kötüsü, zafer çığlıkları mı atar mıydınız?
Bir baba olduğunuzu düşünün. Çocuğunuzun okuluna su ve elektrik gitmediğini öğrendiğinizde ne yapardınız? Alkışlıyor muydunuz?
Bir insan olduğunuzu düşünün. Sınırın diğer yanında bir kadının cansız bedeni binadan atılırken sessiz kalabilir misiniz? Ya da bunu savunabilir misiniz?
Derin yaraların açıldığı Türk-Kürt ilişkilerini onarmaya çalıştığımız bu süreçte, yarayı kanatmaya ve acısını derinleştirmeye son verin.
Aklıselime dönün. İnsanlığa dönün. Vicdana dönün.
Bugün attığınız her nefret tohumu, yarın bu topraklarda zehir olarak büyüyecek. Ve o zehir hepimizi, hepimizi etkileyecek.
Kalbimizin Bir Parçası Orada Kaldı
Bulunduğumuz araçta Ahmet Kaya’nın türküsü ve Edip Cansever’in dizeleri aklıma geldi: “Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar. Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar…”
Biz bu sorunun yanıtını biliyoruz. Bu topraklarda mendiller, yaraları saramadıkları için kanar.
Rojava’dan dönüp, kalbimizin bir parçası orada kaldı. Kamışlo sokaklarında direniş gösterenlerin yanında, Kobanî’nin karanlığında hayatta kalmak için birbirine sarılan ailelerin yanında, kadın meydanındaki heykelin yanında…
Ama oradan ayrılırken bir söz verdik; Rojava’nın siyasi, kültürel ve demokratik haklarını savunmaya devam edeceğiz. Bu sadece bir dayanışma görevi değil, aynı zamanda insanlık borcumuzdur. Yaşam hakkını savunmak, soykırıma karşı durmak, eşitlik ve özgürlük mücadelesine sahip çıkmak, vazgeçmeyeceğimiz sorumluluklarımızdır.
Rojava ile birlikte nefes alacağız. Çünkü Rojava’nın mücadelesi, yalnızca Kürtlerin değil, tüm ezilenlerin ve özgürlük arayan insanların mücadelesidir.
İktidara Çağrı
Kuzey ve Doğu Suriye halkı Türkiye’ye barış eli uzatıyor. Bu eli tutmak ya da tutmamak sizin elinizde.
Tutarsanız, Orta Doğu’da istikrarın sağlanmasında tarihi bir adım atacaksınız. Bölgenin geleceğine umut olacaksınız.
Tutmazsanız, Rojava’daki her acıdan, her ölümden, her zulümden birinci derecede sorumlu olacaksınız. Donarak ölen her bebek, abluka altında kaybolan her insan, karanlıkta can veren her çocuk… Hepsi tarihin sayfalarında sizin hesabınıza yazılacak.
Seçim sizin. Tarih notunu düşer.
(TH/VC)
“`